Select Language EN / TR
Cengiz Kahraman

Cengiz Kahraman

İstanbul Fotoğraf Müzesi Küratörü

Benim için fotoğraf toplamanın anlamı paylaşmak ve onunla ilgili bir şeyler üretmek.

24 Ekim 2016

Türkiye için alanında ilklerden biri olan İstanbul Fotoğraf Müzesi’nin küratörü Cengiz Kahraman, sanat tarihi eğitiminin ardından, yayıncılık alanındaki deneyimini de katarak, fotoğraf tutkusunu zamanla profesyonel anlamda şekillendirmiş bir isim. Bugün yaptığı yayın ve sergilere akademik bilgi birikimi ve çalışma özenini yansıtarak, koleksiyonerliğe çok boyutlu pencerelerden bakabilen ve katkı sunan önemli bir imza. Kendisiyle başta interdisipliner bakış açısını yansıttığı fotoğraf koleksiyonerliği, müze ve çalışmaları hakkında meraklısına ipuçlarıyla dolu, rehber niteliğinde yoğun bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Mimar Sinan Üniversitesi Sanat Tarihi mezunusunuz. Ardından çeşitli yayınlarda fotoğraf editörlüğü, fotoğraf tarihi danışmanlığı, müze küratörlüğü vb… çalışmalarınız oldu. Fotoğrafla yolunuz nerede, nasıl ve ne zaman kesişti?

 

Benim fotoğrafla yolum 1994 yılında, Tarih Vakfı ve Kültür Bakanlığı işbirliğiyle sekiz cilt olarak yayınlanan İstanbul Ansiklopedisi için çalışmamla kesişti. Demek ki yirmiiki sene olmuş. Orada fotoğrafçılıkla ilgilenen ve bu alanda birikim sahibi olan kişilerle tanıştım. Çalışmalarımız sırasında fotoğrafın kullanım alanları hakkında bilgi edinirken arşiv ve koleksiyon yapmanın ne kadar kıymetli olduğunun farkına vardım.

 

Koleksiyonerlik burada, temel amacı toplamak olan koleksiyonerler tarafından, ara sıra kendi bakacağı, çevresine göstereceği bir şey olarak algılandığı için, bilgileri, fotoğraf okuma teknikleri veya fikir geliştirmeleri eksik kalıyor. O yüzden ben bu fotoğrafları toplarken zaman içerisinde kimlik bilgilerinin, fotoğrafı çekenlerin, çekilme nedenlerinin, tarihlerinin, gösterdiği mekanların da çok önemli olduğunu gördüm.

 

 

 

 

 

 

 

 

Türkiye’de şöyle bir problem var; bu alanlarda çalışıyorsanız eğer, size yardımcı olabilecek kişi veya kurumları bulmanız çok kolay olmuyor. Gazete arşivleri de belirli bir dönemden itibaren varlar ve oradan da istediğiniz gibi faydalanamıyorsunuz. O yüzden kendi çalışacağım alanla ilgili, fotoğraf, kartpostal, fotokart vb. belgeleri toplamaya başladım ve doğal olarak sahaflarla tanışmış oldum. Başlangıç süreci böyleydi. Tabii bu çok büyük bir alan ve her yeni şey başka bir şey öğretiyor size. Yavaş yavaş fotoğrafçıları keşfetmeye başladım. Koleksiyonerlik burada, temel amacı toplamak olan koleksiyonerler tarafından, ara sıra kendi bakacağı, çevresine göstereceği bir şey olarak algılandığı için, bilgileri, fotoğraf okuma teknikleri veya fikir geliştirmeleri eksik kalıyor. O yüzden ben bu fotoğrafları toplarken zaman içerisinde kimlik bilgilerinin, fotoğrafı çekenlerin, çekilme nedenlerinin, tarihlerinin, gösterdiği mekanların da çok önemli olduğunu gördüm. Dolayısıyla bunlar olmadan tek başına koleksiyon yapmak sadece bir toplama işine dönüşüyor.

 

Koleksiyonerliğe olan ilginizin nasıl başladığını anlatır mısınız?

 

Aslında benim için bu tür şeyler, örneğin İstanbul Ansiklopedisi’nde çalışmak da tesadüfen oldu. Tarih Vakfı ilk yayını olan İstanbul Dergisi’ni de yayınlıyordu. Dolayısıyla dergiyle de ilişkim doğal biçimde gelişti. Yine daha sonra üçüncü bir yayın olarak Tarih Dergisi geldi ve bu üç yayının fotoğraf editörü olarak çalışmaya başladım.  Tabi öyle olunca çok katmanlı bir alanla karşılaşmış oluyorsunuz. Biri şehir kültürü, biri tarihle ilgili bir dergi, diğeri hem geçmişi hem günümüzü anlatan bilimsel bir yayın. Daha sonra Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi’nin fotoğraf editörlüğünü yaptım.  Vakfın o dönem gerçekleşen birtakım sergilerinde de çalışma fırsatım oldu. Dolayısıyla çok fazla insanla tanışma ve fotoğraf görme şansım oldu. Ama benim için şu an yirmi üçüncü yılında olduğum bu işe esas merak salma nedenim ilk çalışmaya başladığım dönemde bir albümle karşılaşmamdır. Çok enteresan bir albümdü. İstanbul’a gelmiş Beyaz Rus bir hanım olan heykeltıraş İraida Barry’nin albümüydü. Çok güzel ve alımlı bir hanım. İraida Barry, uzun yıllardır İstanbul Moda’da yaşayan ve babası gibi diş hekimliği yapan Albert Barry ile evlenmiş. Barry Ailesi, son derece varlıklı ve amatör olarak fotoğrafa ilgi duyan, fotoğraf çekmeyi de çok seven bir aile. Bu konuyla ilgili yıllardır çalışıyorum, zaman içerisinde fotoğraf sayısı, bilgi, günlükler, hatıratlar, mektuplar derken gittikçe büyüyen bir külliyat oluştu. İşte ilk aldığım fotoğraflar İraida Barry’ye ait böyle bir albümdü. İçinde İstanbul’a ait çok sayıda amatör ama çok başarılı işler de vardı. Belki de hayatımı değiştiren şeylerden biri bu oldu. Barry Ailesi’ne rastlamamın üzerinden yirmi üç sene geçmiş ve hala o hikayenin parça parça izlerine ulaşıyorum. Mesela son yıllarda, İraida’ya ait koleksiyonun bir bölümünün de Amerika’da Columbia Üniversitesi’nde olduğunu öğrendim. Böyle çok büyük bir hikaye ve İstanbul’u anlatan binlerce kare var. Çoğu hiç kullanılmamış, gün ışığına çıkmamış, İstanbul’la ilgili 1900’lerin başından 1960’lara dek gelen bir dönemi kapsıyor. Benim anladığım ve gayet net görülebilen, profesyonel olmasalar da fotoğrafı büyük bir bilinçle çektikleri ve estetik anlayışları olduğu. Bu fotoğraflar, yayınlanmak amacıyla çekilmiş olmasalar da, hikaye ile ilgili bir sergi ve kitap yaptığımda ilk kez yayımlanmış olacaklar.

 

”Koleksiyonerlik Ruhu” size ne ifade ediyor?

 

Benim için fotoğraf toplamanın anlamı paylaşmak ve onunla ilgili bir şeyler üretmek. Yoksa çocukken hepimiz misketler, çiklet kartları vs. birtakım şeyler topluyorduk, bu sadece diğerlerine benim elimde daha güzeli var demek içindi. Fakat koleksiyonerliğin bir sonraki aşaması o koleksiyonu bir üretime dönüştürmek ve paylaşabilmek. Kişisel tecrübelerimle bazı koleksiyonerlerin ellerindeki malzemeyi çok cömert paylaşmadıklarını gördüm. Çünkü koleksiyonerlerin şöyle bir hayalleri de oluyor mutlaka; bir konuyla ilgili senelerce çalışıp kendileri bir şeyler yapmayı hayal ediyorlar ve ellerindeki malzemeyi ilk defa kendileri kullanmak istiyor. Bir başkası ile paylaşmıyor ve genellikle bu hayal edilmiş projeler gerçekleşmiyor. Benim için koleksiyonumdaki belgeleri, kitap ve sergilere dönüştürerek paylaşmak çok önemli. Koleksiyonerlerin bir bölümü ise sadece toplamak için yapıyor bu işi. Oysa tasnif etmek de çok önemli çünkü örneğin ortalama bir resim koleksiyoneri beş-altıyüz sayılarına ulaşabilir ve eserlerde değerli olduğu için kolayca bilinebilir. Ama fotoğraf ve türevlerini topladığınızda sayı giderek artar. Binlerce, hatta on binlerce kareye ulaşır, toplayan kişi bir süre sonra unutmaya, bulamamaya başlar ve bu sebeplerle belgeler dolaşım dışı kalır. Ben toplama aşaması sonrası düzenli çalışmayla, fotoğrafları dijital ortama aktarmaya başladım. Böylece yeni bir şey öğrenirken hem başkalarıyla paylaşma şansınız artıyor hem de yapabileceğiniz şeylerle ilgili bütünü görebiliyorsunuz. Yavaş yavaş projeler şekillenebiliyor.

 

Koleksiyonumda çeşitli ebatlarda tahminen üçyüzbin fotoğraf var. Hepsini tek tek basılmış fotoğraf gibi düşünmeyin, şahsen en çok değer verdiğim şeylerden biri de cam ve plastik negatifler. Bunların kalmış olması zaten büyük mucize, çünkü saklanmaları ve temiz kalmaları çok problemlidir.

 

 

 

 

 

Koleksiyonunuzun içeriği hakkında bilgi verir misiniz? Öne çıkan ilgi duyduğunuz konu ve temalar nelerdir?

 

Bir süredir fotoğrafçılarla ilgileniyorum. Önümüzdeki sene çok önemli bulduğum basın fotoğrafçısı Namık Görgüç ile ilgili bir sergi ve kitap yapmak istiyorum. Cumhuriyet Gazetesi’nde kurulduğu 1924’ten itibaren çalışmış, fotoğraf bölümü ve karanlık odasını oluşturmuş. 1947 yılında erken vefat ettiği için yeterince tanınmıyor. Onun haricinde ilgilenip çalışmak isteğim, haklarında uzun zamandır araştırma yaptığım çok önemli fotoğrafçılar var. Basın fotoğrafçılığının bu anlamda ayrı bir dal olduğunu düşünüyorum. İşleri çok kötü saklanmış, dağılmış, çoğunun kendi arşivlerinde de yok ve bunlar bazı müzayedelerde rastlanabilecek belgeler. Bunları bir araya getirmeye çalışıyorum.

Bunun haricinde tematik konularda var; ana konum İstanbul. Ayrıca sosyal yaşam ve eğlence hayatı ile ilgili uzun zamandır çalışıyorum. Portre fotoğrafçılığında kıymetli isimler var, onları bir araya getirip fotoğrafçıların kimlikleri hakkında çalışmak gerekiyor. Mesela, Türkiye’nin ilk foto muhabiri Ferid İbrahim Bey’le ilgili bir çalışma yapmak lazım. Kendisi daha sonra “Özgürar” soyadını almıştır. Ailesi ve torunlarıyla görüşmüştük ama Türkiye’de bu konularda çalışmak ayrı mesele, yayınını yapmak ayrı mesele. Hak ettiği özenle yapılması gerekiyor.

Koleksiyonumda çeşitli ebatlarda tahminen üçyüzbin fotoğraf var. Hepsini tek tek basılmış fotoğraf gibi düşünmeyin, şahsen en çok değer verdiğim şeylerden biri de cam ve plastik negatifler. Bunların kalmış olması zaten büyük mucize, çünkü saklanmaları ve temiz kalmaları çok problemlidir. Koleksiyonerlerin çoğu da döneminde basılmış fotoğraflara değer verdiği için negatiflere pek ilgi göstermiyor.  Benim için, özellikle negatifleri toplamak ve dijitalize etmek çok önemli. Örneğin bu sergide de eski negatiflerden yararlanılarak basılmış fotoğraflar da var. İyi bir cam ve plastik negatif koleksiyonum olduğunu söyleyebilirim.

Fotoğraf alanında koleksiyon türevleri olarak fotoğraf makineleri, karanlık oda malzemeleri var ama benim ilgi alanım dışındalar. Sergi ve yayıncılık alanları ile ilgili çalıştığım için fotoğraf odaklıyım, çünkü bahsettiğimiz diğer malzemeler daha statikler. Efemeralar, fotoğrafçının kendi kimliğiyle ilgili bilgiler içeren saklama kapları, negatif saklama kapları, reklamları, kart kutuları, karanlık oda malzemeleri vs. gibi artık üretilmeyen ve yaşarken kıymetli bulunmayıp, genellikle saklanmamış birtakım şeyler var. Eğer birileri belli tarihte bu gibi şeyleri saklamışlarsa ilgilileri onlara ulaşıyorlar. Örneğin analog döneme ait bir filmi, kutusunu saklayayım dememişizdir, çünkü o bize sürekli devam edecekmiş gibi gelmiştir.

 

Koleksiyonunuzu nasıl oluşturduğunuzu anlatır mısınız? Fotoğraf alımları ve korunması hakkında neler söylersiniz?

 

Başlangıçta fotoğraf, kartpostal, efemera, foto kart gibi malzemeleri almak daha kolay ve ucuzdu, yavaş yavaş meraklısının artması ve satılacak ürünün azalmasıyla gittikçe daha pahalı bir uğraş haline geldi. Yapılan büyük müzayedelerin haricinde haftalık olarak yapılan müzayedeler var. Eskiden sahaflardan da çok yararlandım, bana haber de verirlerdi. Yani ilgilendiğiniz bir konu varsa ellerine gelmiş malzeme için sizi ararlardı. Zamanla oluşan dostluklar, paylaşmayı ve destek olmayı da sağlıyor.

Hep merak edilen bir şeydir, bu kadar fotoğraf, özellikle aile albümleri nasıl oluyor da sahaflara düşüyor? Fotoğraflar bir evden hiçbir zaman tek başına satılarak çıkmıyor. O eve ait, satılan bir sürü belki antika eşyalar, kitaplarla birlikte çıkıyor. Eşyalar arasındaki bu fotoğrafları, kitapları falan antika alıcıları tanıdık sahaflara yönlendiriyor. Bir paylaşım oluyor yani. Bir de çok enteresan, çöpe atılmış ya da hurdacıya verilmiş malzemeler de var. Sanırım daha evvel pek çok malzeme de para edeceği düşünülmediği için çöpe gitmiştir.

Ayrıca yıllarca oluşturduğu koleksiyonunu tasfiye etmeye karar veren koleksiyonerler de oluyor. Ya müzayedelere, ya da sahaflara verilerek, mirasçıları tarafından satılarak ya da bağışlanarak değerlendirilmek istenen koleksiyonlar da oluyor. Senelerce biriktirilip bir şeyler yapılamamış bu koleksiyonlardan daha sonra bir başkasının çalışmalar yaptığı da oluyor.

Cengiz Kahraman Cengiz Kahraman Cengiz Kahraman
Benim fotoğrafla yolum 1994 yılında, Tarih Vakfı ve Kültür Bakanlığı işbirliğiyle yayınlanan İstanbul Ansiklopedisi için çalışmamla kesişti.

Fotoğraf koleksiyonerliğinin önemli noktaları nelerdir? Araştırmacı kimliğinizi koleksiyon oluşturmada katkıları nelerdir? Belirli kriterleriniz var mı?

 

Özellikle belirli bir tarihten sonra telif hakları konusunda dikkat etmek gerektiğini belirtmek isterim. Belirli bir tarihten sonra koleksiyon yapacak kişilerin fotoğrafçının kimliğine dair bilgisi olmalı. Edisyon bağlamında fotoğrafçının izni ve bilgisi olup olmadığını kontrol etmeliler. Sonuçta bunun bir sakıncası yok, siz Ara Güler’in işlerini seviyorsunuzdur, görüp aldığınız bir fotoğrafı evinize asmanızda bir sorun yok ama otelinize asarsanız telif hakları dolayısıyla size dava açabilirler veya ilerde satmak istediğinizde bir sertifikası var mı diye bakabilirler. Fakat 1950 öncesi, fotoğraf ve fotoğrafçılar anonimleşmiş durumda. Örneğin az önce bahsettiğim Namık Görgüç’le ilgili uzun zamandır çalışmama rağmen ailesine ulaşamadım. Ailesinin izni olmadan bir yayın yapmak ilerde hukuki problemler yaratabilir. Vefatının yetmişinci yılı olan 2017’de bu haklar serbest kalıyor, dolayısıyla projeyi seneye gerçekleştireceğim.

Bu alanda şunları da gördüm ki, birinin o fotoğrafı ben çektim demesi kolay değil. Fotoğrafçılar birbirleriyle fotoğraf değişebiliyorlar, özellikle basın fotoğrafçıları birbirlerinin arşivlerini satın alıyorlar. O tarihte çekmeleri mümkün olmayan fotoğraflarda imzalarını görüyorsunuz. Bir de çok fazla bilgisi olmayanlar o fotoğrafı şu çekmiş diye yazıyorlar, daha sonra da bu yanlışlar devam ediyor. En basit örneği foto muhabiri Selahattin Giz’dir. 1930’lu yılların fotoğraflarının neredeyse çoğu Selahattin Giz’e endekslenir. Fakat ben çalışmalarımda gördüm ki, kendisi de zaten bir arşivci ve arkadaşlarının fotoğraflarından koleksiyon yapıyor. Fotoğrafların arkalarına “Selahattin Giz Koleksiyonu – Arşivi” gibi bir damga basıyor, ama sonrasında yanlış bilgi işleniyor. Sonuçta bizdeki bir yanlış tekrarlana tekrarlana doğrunun yerini aldığından, siz yanlışı söyleseniz de fayda etmiyor.

Bir de Türkiye’de şöyle bir şey var, fotoğraf denilince akla sadece Ara Güler geliyor. Ara Güler çok değerli bir fotoğrafçı, ama sanki fotoğraf çekmek onunla başlamış gibi algılanıyor. Halbuki 1840’lardan itibaren Türkiye’de fotoğraf çekilmiş. Ayrıca mesela çok merak ediyorum; Ara Güler hakkında çok sayıda sergi ve kitap yapıldı. Aynı dönemlerde çalışan ve şu an seksen yaşında olan Ozan Sağdıç var. O da son derece kıymetli bir fotoğrafçı, fakat yeterince kitabı yayınlanmadı, sergileri yapılamadı. Bu çalışmaların mutlaka yapılması gerekiyor.

 

Biliyoruz ki Türkiye’de resim piyasası son kırk yılda hareketlendi. İşi bilenlerden dinlediğim kadarıyla 1970’lerde bazı resimleri çok ucuza alıp çok karlı bir yatırım yapabilirdiniz. Fotoğrafın da giderek önemli bir yatırım aracı olacağını ve gelecekte önemli bir piyasası olacağını düşünüyorum.

 

 

 

 

 

Klasik sanat eserlerinden farklı olarak Türkiye’de son zamanlara dek temkinli yaklaşılan fotoğraf ya da “new media”nın koleksiyonunun yapılmasına dair neler söylersiniz?

 

Biliyoruz ki Türkiye’de resim piyasası son kırk yılda hareketlendi. İşi bilenlerden dinlediğim kadarıyla 1970’lerde bazı resimleri çok ucuza alıp çok karlı bir yatırım yapabilirdiniz. Fotoğrafın da giderek önemli bir yatırım aracı olacağını ve gelecekte önemli bir piyasası olacağını düşünüyorum.

Ayrıca katkı sağlayan gelişmeler olarak, Leica ile ilgili yeni bir galeri açılıyor ve Doğuş Holding’in Arar Güler’le ilgili kurmayı hedeflediği müze var. Fotoğraf günümüzde herkesin çekebildiği bir şey olduğu için her türden ilgilisi artacak ve resim gibi satın alması zor bir şey değil. Resim için çok büyük paralar harcamak, işten iyi anlayıp erken alımlar yaparak yatırım yapmak isteyebilirsiniz ama bu da bir risk barındırır. Fotoğraf koleksiyonerliğine ise belirli, küçük bir bütçe ayırarak başlayabilirsiniz. Her ay, maaşından düzenli bir şeyler ayırarak alım yapan kişiler tanıyorum. Önemli nokta olarak günümüz fotoğrafçılarının eserlerini alırken, bunların yasal izinlerine, sertifika ve edisyon sayılarının kaçla sınırlandırılmış olduğuna dikkat etmek gerekiyor. Beş edisyona daha yüksek bir para öderken, iki yüz edisyona daha az ödersiniz. Sonuçta bu da yeni yeni oluşan bir piyasa. Diğer yandan koleksiyoner belki galeri ve sergilerden alıyor fotoğrafları, ama müzayede alımı sözkonusu olduğunda kıymetli taraflardan bir tanesi eserin “uniq”(tek-eşsiz) olması. Belki fotoğrafçısı da bilinmeyen, bir daha hiç rastlama şansınızın olmadığı bir eser, döneminde basılmış ve belki tek bir kopya.

Ayrıca artık gelişen fotoğraf yayıncılığı konusu da bir koleksiyon alanı oluşturmaya başladı. Bin adet basılmış bir kitap bir daha basılmayabilir. Bazı kitaplara zamanında sahip olmadıysanız bir daha bulamayabiliyorsunuz.

 

Türkiye’deki fotoğraf koleksiyonerliği hakkında değerlendirmelerinizi alabilir miyiz? Geleceği hakkındaki öngörülerinizi de merak ediyoruz?

 

Bu konuda daha önce bahsettiğimiz fotoğrafçılar arşiv oluşturarak koleksiyon yapmaya başlamışlar ve büyük bir ihtimalle kendi işlerinin bir parçası olarak algıladıkları için devam ettirmişler. Mesela Selahattin Giz, Faik Şenol başka fotoğrafçıların eserlerine de sahip olmuşlar.

Bunun dışında kurumlardan söz edebiliriz. Mesela Alman Arkeoloji Enstitüsü, Sebah&Joaillier gibi bir dönemin önemli fotoğrafhanelerinin cam negatif arşivinin bir bölümünü satın almış ve korumuş. Bir diğer önemli kurumsal koleksiyon ise şu an İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi bünyesinde yer alan II. Abdülhamid Dönemi Yıldız Albümleri. Yüzde biri gibi düşüneceğimiz bir bölümü yayınlandı fakat orada o kadar büyük bir hazine var ki, henüz dijitalize ediliyor. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Salt Galata, Şehir Üniversitesi, Atatürk Kütüphanesi, Yapı Kredi Bankası Selahattin Giz Arşivi aklıma gelenler. Tabi yakın dönemlerde oluşturulmuş koleksiyonlar bunlar, örneğin 1940’larda böyle bir şey yok. Yine de belirli bir sistematikle toplayıcılık yapan tekil tekil isimler var, örneğin Herman Boyacıoğlu ilk aklıma gelen isimlerden. Fakat maalesef ömrü, koleksiyonunu değerlendirmeye vefa etmemiş bir isim.

Günümüzün en önemli koleksiyonerlerinden biri ise Ömer Koç. Fotoğraf alanında da iyi bir koleksiyonu var ve sanat danışmanı Bahattin Öztuncay bu koleksiyonun bir bölümünden çok değerli kitaplar yayınladı, sergiler düzenledi. Topladıklarınız bir yayına dönüşüp kamu ile paylaşılmıyorsa, atıl durur.

 

Fotoğraf editörlüğü, araştırmacı kimliğiniz, küratöryel çalışmalar ve koleksiyonerlikle şekillenen çok geniş bir çalışma alanınız var. Bu pratiklerin birbirlerini nasıl beslediğini biraz açar mısınız?

 

Benim için İstanbul Fotoğraf Müzesi’nin küratörlüğünü yapmak büyük bir şans oldu. Bu sayede fotoğrafçılar ve fotoğrafla ilgili daha geniş bir çevreyle tanıştım ve sergiler yaptım. Yayın alanında çalışmak da büyük bir avantaj, çünkü bir konu veya kişi hakkında bir şey yazıyorsunuz, karşılığını bulabildiği gibi bazen sürprizler de gerçekleşiyor. O konuyla çalışmış biri bulabiliyor sizi. Daha görünür olduğunuz bu noktalarda size ulaşıp elindeki koleksiyonu satmak isteyenler çıkıyor, çünkü bu tür malzeme her zaman alıcısını bulmaya çalışıyor. Örneğin meslek ahlakı gelişmiş sahaf tanıdıklarım var. Kim o konuyla ilgili daha iyi bir çalışma yapacaksa malzemeyi ona ayırıp satmak istiyorlar, daha fazla para veren alakasız birine değil. Yani çalışma yaptığınızı kimse bilmiyorsa, sadece toplayıp evde tek başınıza bakıyorsanız, bu bir süre sonra obsesif(takıntılı) bir şeye dönüşür. Koleksiyon yapmak zaten takıntılı bir şey barındırıyor ama sonrasında topladıklarınızı tekrar görünür hale getirmek büyük bir keyif.

 

Benim için bu hikayenin en başında mesleki olarak şöyle bir şey vardı; insanların yazdıkları metinlere uygun fotoğraflar bulmakla yükümlüydüm. Uzun süre böyle gittikten sonra şunu fark ettim ki; her fotoğrafın ayrı bir hikayesi var, yani artık metinlere fotoğraf bulmak yerine elimdeki fotoğraflara metin yazmam gerektiğini anladım.

 

 

 

 

 

 

Bugüne kadar gerçekleştirdiğiniz sergiler, yayınlar vb.önemli projeler nelerdir?

 

Benim için bu hikayenin en başında mesleki olarak şöyle bir şey vardı; insanların yazdıkları metinlere uygun fotoğraflar bulmakla yükümlüydüm. Uzun süre böyle gittikten sonra şunu fark ettim ki; her fotoğrafın ayrı bir hikayesi var, yani artık metinlere fotoğraf bulmak yerine elimdeki fotoğraflara metin yazmam gerektiğini anladım. Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan “İstanbul Kış Günlüğü 1929 ve 1954” kitabımı da öyle yaptım. Bu tarihlerle ilgili fotoğraflara gerçek hikayeler yazmam gerekiyordu, bu sebeple gidip dönemin gazete ve dergi taramalarını yaparak arşivlerde çalıştım. Bazı fotoğrafların gazete ve dergilerde yayınlandıkların gördüm, dolayısıyla hikayelerini de buldum. Kitabımda, Kurtuluş yangını ile ilgili çok önemli bir bölüm var. Koleksiyonumda çok sayıda yangın fotoğrafı vardı ama tam olarak neresi olduğunu tahmin edemiyordum. Gazete taraması yaparken fotoğrafların bu olaya ait olduklarını tespit ettim. 1929’da yayımlanmış bir gazetedeki fotoğrafların barındırdıkları hikaye bana bir kez daha her fotoğrafın bir hikayesi olduğunu gösterdi. 1927’de yayınlanmış bir fotoğrafın, 1929’da tekrar yayınlandığını da gördüm. O yıllarda, arşiv fotoğrafları günlük ihtiyaca göre tekrar yayınlanmış. Çok kar yağıp, büyük bir kış olunca bir kaç sene önceki bir fotoğrafı kullanmakta sakınca görmemişler demek ki. Yine bizde hep metni tamamlayan bir dolgu malzemesi gibi algılanan fotoğrafın bilgilendirici resim altı da pek olmaz. Ben bu kitapta, bu konunun da çok önemli olduğunu göstermek istedim. Fotoğraf okumak, o konuda bilgi ve birikim sahibi olmakla mümkün. Fotoğrafın kimliğini veya fotoğrafçısını araştırırken bir sürü başka bilgiler de öğrenmiş oluyoruz. Aslında bir çeşit puzzle, bulmaca çözmek gibi bir şey. Eğlenceli bir şey aslında. Kitabımdaki fotoğrafların bir bölümü için İstanbul Fotoğraf Müzesi’nde ve Caddebostan Kültür Merkezi’nde sergiler yaptık.

 

İstanbul Fotoğraf Müzesi’nden bahseder misiniz?

 

İstanbul Fotoğraf Müzesi, Fatih Belediyesi ve Fotoğraf Dostları Derneği tarafından 2011 yılında kuruldu. Müzede dört sergi salonu bulunuyor. Gültekin Çizgen’in girişimiyle kurulan Fotoğraf Dostları Derneği’nin yönetim kurulu üyeleri ise Selim Seval ve Serhat Gökçaylar. Ben de 2013’ten beri müzenin küratörlüğünü ve yöneticiliğini yapıyorum. Sadece kalıcı koleksiyonlara değil, farklı alanlardan yerli ve yabancı önemli fotoğrafçıların da sergilerine yer veriyoruz. Daha önce düzenlediğimiz sergiler arasında foto muhabirlerinin işlerinin yer aldığı özel bir seçki olan “Basın Fotoğrafçılarından I” ve “Biz Foto Muhabirleri Çok Üşürdük”ün yanı sıra Güngör Özsoy “Yeşilçam”, Ozan Sağdıç “Fotoğrafın Ozan’ı”, Ersin Alok “Retrospektif”, Ali Borovalı “Buz”, Abdurrahman Antakyalı “Çocuk Boksörler”, Kemal Baysal “Renkli İstanbul”, Tomek Sikora “Chopin”, Stefane Herbert “Imaginals”, Hans-Jürgen Raabe “990 Faces”, Şemsi Güner “Retrospektif”, Serkant Hekimci “Demiryolu Hikayeleri”ni sayabiliriz.  Müzede şu anda koleksiyonumdaki fotoğraflar arasından seçerek küratörlüğünü yaptığım “Tarihi Yarımada’dan Tarihi Fotoğraflar” sergisi ziyaretçilerle buluşuyor. “Suriçi İstanbul”u olarak tanımladığımız tarihi bölgenin gündelik hayatından çeşitli yıllara ait fotoğrafların bulunduğu sergi, insan hikayeleri de barındıyor. Müzenin diğer salonlarında da Murad Sezer “Olimpiyatlar”, Tolga Adanalı “NBA Heyecanı”, Emre Oktay “Futbol Enstantaneleri” sergileri yer alıyor.

 

Koleksiyonerlerin ilk başta şunu düşünmeleri lazım; o satın alıp topladığınız, kitaplığınıza, masanızın çekmecelerine koyduğunuz fotoğraflar hepimize ait. Ona sahip olunca bütün hakları kendisine aitmiş gibi düşünmemeliler. Yani o kamuya ait ve hasbelkader koleksiyonerin eline geçmiş bir eser. Dolayısıyla mümkün olduğu kadar paylaşılması gerekiyor.

 

 

 

 

 

 

Sizce bu müze, Türkiye’de fotoğraf adına nasıl bir boşluğu dolduruyor?

 

Müze ziyaretçiler için olduğu kadar fotoğrafçılar için de bir çekim alanı. Sergiler aracılığıyla yıllarca ürettikleri işlerini fotoğraf camiası ile paylaşabilecekleri bir alan. Müzenin yaz dönemlerinde çok sayıda yabancı ziyaretçisi var. Böylece fotoğraf kültürümüzü paylaşıyoruz. Çoğu kişi cep telefonuyla fotoğraf çekmeye çok meraklı olsa da, fotoğrafı takip etmiyor. İstanbul Fotoğraf Müzesi yıl içerisinde düzenlediği çok sayıda sergiyle fotoğraf kültürünün yaygınlaşmasına katkıda bulunuyor.

 

Fotoğraf meraklısı koleksiyonerlere tavsiyeleriniz ne olur?

 

Koleksiyonerlerin ilk başta şunu düşünmeleri lazım; o satın alıp topladığınız, kitaplığınıza, masanızın çekmecelerine koyduğunuz fotoğraflar hepimize ait. Ona sahip olunca bütün hakları kendisine aitmiş gibi düşünmemeliler. Yani o kamuya ait ve hasbelkader koleksiyonerin eline geçmiş bir eser. Dolayısıyla mümkün olduğu kadar paylaşılması gerekiyor. Yayın yapmaya çalışmalı ya da yayın yapabilecek kişilerle işbirliği yapmalılar.

Bütçelerini oluşturup ona göre müzayedeleri takip edebilirler. İnternette özellikle yurtdışı sitelerinde daha uygun fiyatlarla işler bulunabiliyor. Ölçü temel fiyatlandırma birimi değil, büyük iş pahalı olacak diye bir şey yok, küçük ebatlı eserler de değerli olabiliyor. Ayrıca bugün artık çok kolay aldıkları eserleri mutlaka dijitalize etsinler. Tasnif imkanları çok gelişti ve koleksiyonu kullanma kolaylığı sağlıyor. Eğer koleksiyonundaki bir eseri bulamıyorsan da sana ait değildir! Yani aldıkları belge hakkında ayrıca zaman ayırıp çalışmaları da gerekiyor. Senelerce toplanan malzemenin kullanılamadan dağıldığını da gördüm, o yüzden kurumlaşmak büyük önem taşıyor.  

Bu işin en keyifli tarafı şudur; tesadüflerin yardımıyla bulmanın veya sonradan keşfetmenin güzelliği. Örneğin bir müzayede de tanımlandığı için fiyatı abartılmış bir şey değil de haftalık bir açık artırmada veya sahaflara gittiğinizde, bir sürü fotoğrafın arasından bakarken bir fotoğrafta başka hiç kimsenin fark etmediği bir şey görürsünüz, onun sizde bir şeylere karşılık geldiğini anlarsınız ve o artık sizin için kıymetli olur. Keşfetme heyecanıyla ilgili bu tesadüfler büyük keyif verir.

 

Röpörtaj: Ali Gazi

Cengiz Kahraman, Koleksiyoner, İstanbul Fotoğraf Müzesi Küratörü
1/33
Eminönü Bahçekapı Tramvay Durağı, Kurtuluş-Beyazıt Tramvayı, Lion Çikolata Reklamı, Otomobil
2/33
Eminönü Meydanı, Yeni Cami, Kayıkçılar, Pazaryeri, Photocrom
3/33
Zeyrek, Ahşap Evler, Mahalle, Çalgılı Macuncu, Anonim, Negatif, 19 Ekim 1932
4/33
Galata Köprüsü Üzerinde Annesinin Elini Öpen Kız Çocuğu, Anonim, 1900 Başı
5/33
Fatih Et Meydanı Kasap Kapısı, Anonim, Cam Negatif, 1937
6/33
Kadırga Mehmet Paşa Yokuşu, Buhara Tekkesi Yangını, 1 Kasım 1959, Akşam Gazetesi
7/33
Agfa Marka Cam Negatif Kutusu
8/33
Cam Negatif Örneği II
9/33
Cam Negatif Örneği I
10/33
Foto Andremenos I
11/33
Foto Andremenos II
12/33
Foto Andremenos III
13/33
Fotoğraf Albümü
14/33
Fotoğraf Makinesi Şeklinde Çakmak
15/33
Ilford Marka 35 mm Negatif Kabı
16/33
Kodak Marka Cam Negatif Kutusu, Cumhuriyet Mensupları - Namık Görgüç
17/33
Kodak Marka Fotoğraf Saklama Kabı, Abdi Şinasi Gül, Pangaltı
18/33
Lumiere Marka Cam Negatif Kutusu I
19/33
Lumiere Marka Cam Negatif Kutusu II
20/33
Mimosa Marka Fotoğraf Kağıdı Kutusu
21/33
Pozometre
22/33
Streskobik Cam Negatif
23/33
Slayt Makinesi
24/33
Werralux Marka Pozometre
25/33
Tarihi Yarımadanın Tarihinden Fotoğraflar Sergisi Genel Görünüm
26/33
Tarihi Yarımadanın Tarihinden Fotoğraflar Sergisi Genel Görünüm
27/33
Tarihi Yarımadanın Tarihinden Fotoğraflar Sergisi Genel Görünüm
28/33
Tarihi Yarımadanın Tarihinden Fotoğraflar Sergisi Genel Görünüm
29/33
Tarihi Yarımadanın Tarihinden Fotoğraflar Sergisi Genel Görünüm
30/33
Tarihi Yarımadanın Tarihinden Fotoğraflar Sergisi Genel Görünüm
31/33
Tarihi Yarımadanın Tarihinden Fotoğraflar Sergisi Genel Görünüm
32/33
Tarihi Yarımadanın Tarihinden Fotoğraflar Sergisi Genel Görünüm
33/33