Select Language EN / TR
  • Koleksiyonerlik Nedir?
  • Koleksiyonerliğin Tarihçesi
  • Koleksiyoner Psikolojisi

Koleksiyonerlik
Nedir?

Koleksiyon kelimesi genel tanım olarak “öğrenme, yarar sağlama ya da zevk amacıyla bir araya getirilmiş ve özelliklerine göre sınıflandırılmış, ayrılmış nesnelerin tümünü” ifade eder. Özünde toplanabilen aynı türden nesnelerin, farklı örneklerinin bir araya gelmesiyle oluşur. Pul, para, kelebek, bitki, kitap, antika, sanat eseri gibi birbirinden çok farklı nesneler, kendi alanlarında daha alt türlere göre de toplanabilir. Örneğin bir resim koleksiyoncusu “Cumhuriyet Dönemi ressamlarının yağlıboya boğaz manzaralarını” biriktiriyor olabilir.

Acemi bir merakla beslenip yola çıkan koleksiyoner, topladığı nesneleri; tarihi, kendi dönemi içindeki önemi, üretim tekniği, maddi-manevi değeri, benzersiz oluşu vb. gibi pek çok değerlendirmeyle tasnif eder. Doğal bir çabayla bireysel ilgi alanlarına yönelmiş “kişisel” koleksiyonlar olduğu gibi, profesyonel anlamda artık bir “iş” halini almış, yönetilmesi gereken ve müze vb. mekanlarda sergilenip korunan “kurumsal” koleksiyonlardan da bahsedebiliriz.

Günümüz bilgi toplumu bağlamında iyi bir koleksiyon nasıl olmalıdır?

  • Koleksiyon yalnızca ekonomik anlamda değil, koleksiyonerin vizyonunu yansıtan, uzun yıllara dayalı bilgi, zevk ve tutku birikimi sonucu oluşturulmuş bir derlemedir.
  • Koleksiyoner, öncelikle ilgisi doğrultusunda neyi toplamak istediğine karar vermelidir.
  • Karar verilen alanla ilgili hiç bitmeyecek bilgi ve öğrenme süreçlerine açık olmalıdır.
  • Koleksiyonun, bilgiye dayalı “katı” bir tanımı olmalı, ancak sınırları “esnek” kalmalıdır.
  • Koleksiyonun bir zaman dilimine yönelmesi ve temsil etmesi ona tutarlılık kazandırır.
  • Koleksiyon tanımı ile belirli temaları işleyebilir. Bu temalar daha alt bölümler halinde düzenlenebilir.
  • Koleksiyonun bütününü oluşturan parçalar arasında bağların olması, seçkilerin yapılmasına ve koleksiyona kimlik kazandırılmasına yardımcı olur.
  • Koleksiyondaki parçaların orijinal, benzerlerinin olmaması (tekil olması), koleksiyonun maddi-manevi değerini arttıran unsurlardandır.

Her çağda kendi hikayesini ilgi duyduğu, topladığı nesneler aracılığıyla anlatan koleksiyoner, sözlük tanımına ek olarak, insanlık tarihi boyunca karşılaştığımız bir figürdür.

Koleksiyonerlik
Tarihçesi

Değerli nesne veya sanat eseri toplama eğiliminin çok eskilere dayandığı bilinmektedir. Bu anlamda koleksiyonculuğun oluşumu sanatın tarihi ve müze kurumlarının gelişimiyle iç içedir. Bilinen müzelerin kuruluşundan çok önce, değer atfedilen nesne ve sanat eserleri, dini yahut dünyevi nedenlerle yararlanmak için kutsal mekan, tapınak, kilise, saray gibi yapılarda toplanmıştır.

MÖ 12.yy’da Elam krallarının Mezopotamya’ya yaptığı seferlerde ele geçirdikleri savaş ganimetlerini saraylarına götürdüğünü, MÖ 9.yy’da Asurluların ise şehirlerini süslemek amacıyla toplayıp, sergilediklerini biliyoruz.

MÖ 3.yy’a gelindiğinde, Helenistik dönemin önemli şehirlerden olan İskenderiye’de imparator I. Ptolemaios yaptırdığı sarayın içine, “mouseion” adlı ayrı bir bölüm inşa ettirmiştir. Bu “ilk müze” çevresinde kitaplık, amfitiyatro, gözlemevi, çalışma odaları, botanik ve hayvanat bahçelerinin de yer aldığı eğitim kompleksinin bir parçasıdır. Yunan mitolojisinde Zeus’ un mousa (ilham perisi) adındaki sanatların ilahi koruyucusu dokuz kızına atfedilen yapı, müze kelimesinin de kökeninde yer alır. Antakya ve Bergama gibi antik şehirlerinde benzer yapılara ev sahipliği yaptığı bilinmektedir. Ayrıca MÖ 2.yy’da, Atinalı yöneticiler, resim heykel gibi sanat eserlerini şehirde, halka açık biçimde sergilemişlerdir.

Roma döneminde ise imparator Marcus Claudius Marcellus'un (MÖ 268-208) elde ettiği değerli savaş ganimetlerini sergilemesi, koleksiyonculuk tarihinde yeni bir dönüm noktasıdır. Varlıklı sınıf tarafından hızla ve bir tür üstünlük-statü simgesi olarak benimsenen koleksiyonculuk; villaların kapalı girişlerinde, kitaplıklarda daha sonra ise portreler galerisi gibi küçük mimari bölümlerde sanat eserleri ve değerli nesnelerin sergilenmesini yaygınlaştırmıştır. Herculaneum’da yer alan Papyri Villası, antik-pagan dünyanın koleksiyon anlayışını yansıtan önemli örnekler arasındadır.

Koleksiyonerliğe Bakış Koleksiyonerliğe Bakış Koleksiyonerliğe Bakış

6.yy’da, Papa I.Gregorius’un, dini yapılarda “cahil” halk kitlelerine Hristiyanlık dinin öğretilmesi amacıyla görsel betimlemelere izin vermesi, yani resim sanatını desteklemesi, kiliseye, adeta bir sanat merkezi niteliği kazandırmıştır. Ortaçağda koleksiyonların temelini, dinsel törenlerle ilgili kutsal yerlere hediye edilen-adak olarak bırakılan çeşitli nesneler veya kutsal emanet tarzı eşyalar oluşturmuştur. Odağında kilisenin yer aldığı kentlerde, ticaretle zenginleşen kent-soylu sınıflar ve derebeyleri, özellikle ikona gibi küçük dini eserleri de toplamaya başlamıştır.

15.yy’dan itibaren İtalya şehir devletlerinde görülen siyasi ve ekonomik özgürlük ortamının etkisiyle hız kazanmış Rönesans dönemi, yeni zengin sınıfların, soylu ailelerin ve şehir yöneticilerinin de “sanat hamiliğine” soyundukları yepyeni bir dönemi işaret eder. Biçim ve içerik olarak giderek daha bağımsız bir hal alan sanat eserleri, tüm kesimler tarafından dini, felsefi ve estetik beğenilerle toplanmaya başlanmıştır.

Gelişen patronaj (sanat-sanatçı hamiliği) ilişkileri içinde bilinçli olarak şekillenen koleksiyonerlik büyük boyutlara ulaştığında, mimari olarak yapıların kurgusunu da etkilemiştir. Ticaretle zenginleşmiş yeni kesimler, ellerindeki eserleri sergilemek amacıyla villalarına “galeria” veya “studiolo” kısımları eklemişlerdir. Ünlü mimar ve “ilk sanat tarihçisi” Giorgio Vasari, Floransa’lı soylu aile Mediciler için 1560 yılında yapımına başladığı Uffizi Sarayı'nın ikinci katını, sanat yapıtlarının sergilendiği ilk “galeria” olarak düzenlemiştir. Aynı dönemde farklı koleksiyonculuk anlayışlarının da gelişimine tanık oluruz. Deniz ticaretiyle gelişen Venedik’te doğudan gelen takı, mücevher ve değerli taşlar, silahlar, halılar, minyatürler gibi çok geniş ilgi alanını besleyen koleksiyonların varlığı bilinmektedir.

16.yy’da Rönesans’ın giderek zenginleşen bireyleri, yaşadıkları daha özgür ortamında etkisiyle kişisel ilgilerini yansıttıkları ve “nadire kabineleri” olarak adlandırılan koleksiyonlar toplamaya giriştiler. Daha sonra müzelerin temelini oluşturacak büyük hanedan koleksiyonlarının yanında, alternatif daha küçük ölçekli bu odalar, birey olarak ilk koleksiyoner tiplemesinin de doğuşuna sahne olur.

Bütün dünyayı-evreni tek bir odaya indirgeme amacıyla düzenlenen nadire kabinelerinin bir sınırı yoktur. Doldurulmuş hayvanlar, kurutulmuş bitkiler, deniz kabukları, resim ve heykeller, kitaplar, küreler, haritalar, antikalar, dokuma kumaşlar, saatler, sikkeler, teleskoplar ve silahlara kadar kişisel olarak değerli bulunan “acayip ve garip” tüm nesnelere yer verilir. Ender bulunan, “nadir” örnekleri barındırdığı için bu adı almışlardır.

Bireysel ölçekte kurulan nadire kabineleri, kişisel evrenlerdir ve koleksiyonerin hayal ettiği dünyayı temsil ederler. Hayatın gizemi karşısında, bireyin akılla yöneldiği şeyleri istiflediği bu kabineler, insanın nesnelerle ilişkisinin de serüvenini yansıtır. Koleksiyoner bu nadir nesnelerdeki “özel bilgiler, sır ve imgeler” aracılığıyla hayata dair bir açıklama arar.

Hollanda’nın, 17.yy sanatını ve koleksiyonculuk anlayışını etkileyen ekonomik zenginleşmesi ise yeni kentsoylu ve güçlü bir koleksiyoncu tipinin ortaya çıktığı çağdır. Doğuya ve Amerika’ya uzanan ticaret yollarının gelişimi, kıtasal boyutta bir sanat pazarının dayandığı mali gücü beraberinde getiriyordu. Dönemin en önemli isimlerinden ve aynı zamanda bir koleksiyoncu olan Rembrandt, çağdaşı ressamların eserlerinin yanı sıra, doğu ticaretiyle gelen Japon miğferleri, Endonezya mızrakları, Roma büstleri gibi silah ve antikalar dahil pek çok nadir objeyi de hem kendi zevki için topluyor hem de ticaretiyle uğraşarak büyük karlar elde ediyordu.

18.yy’da Avrupa Hanedanları, bugünkü müzelerin belkemiğini oluşturan koleksiyonlarını toplamaya giriştiler. Aydınlanma Çağı ile gelişen akademik yaklaşımlar çerçevesinde bu büyük koleksiyonlar, ilk müzeler olarak, herkesin yararlanabileceği kamusal kurumlar haline getirilmiştir.

1746 yılında Fransa Krallığı’nın sarayında toplanmış olan tarihi sanat eserlerinden genel bir koleksiyon yapılmış; eserlerin halka gösterilmesi düşüncesi ortaya atılmıştır. 1750 yılında Lüksemburg Müzesi kurularak bu düşünce gerçekleştirilmiştir. Lüksemburg Müzesi dünyanın bilinen ilk “resmi” müzesidir. 1759’da İngiltere’de British, 1793’te Fransa’da Louvre ve 1725’ten itibaren satın almalarla kurulan Hermitage müzeleri, insanlığın ortak mirasına ait çok geniş alana yayılan koleksiyonları ile öne çıkan kurumlardır. Müze koleksiyonları tarih yazımı ve ulus kimliğinin inşasına yardımcı olurlar.

19.yy’da siyasi gelişmeler sonucu ortaya çıkan ulusalcılık akımlarıyla, imparatorluklar çağı sonlanmış, tüm büyük hanedan koleksiyonları, saray vb. sergilendikleri yapılarla birlikte kamulaştırılarak, halka açık, evrensel bilim kıstaslarıyla hizmet veren müzelere dönüşmüşlerdir.

Koleksiyoner
Psikolojisi

Modern çağlarda kişi ve kurumlar uzmanlığa dayalı bilimsel koleksiyonculuğa yöneldiler. Böylece koleksiyonu yapılan nesnelerin estetik ve sembolik anlamlarıyla beraber kültürel ve psikolojik tarafları da ön plana çıktı. Öncelikle ”yatırım” amacı güdülmeden toplanan eserler kadar, koleksiyonerlerin kişilik ve kimliği de merak uyandırmaya başladı.

Koleksiyonerliğin Temel Dinamikleri

Koleksiyonerin belirli bir nesneyi seçmesi veya bir alana yönelmesi yalnızca tesadüfe dayanmaz. Toplanan nesnelerle, toplama davranışı arasında dolaylı ve doğrudan bağlar görülür. Yine de koleksiyonerin neden bu davranışa yöneldiği ve sürecin nasıl gerçekleştiği merak uyandırır.

Tarihte insanlar ve nesneler arasındaki özel ilişkilerin boyutlarını kavramak için kilit figür olan koleksiyonerlerin temel duygu ve yönelimlerine odaklanmak, sürecin hangi dinamiklerle işlediğini anlamamıza yardımcı olur.

  • Koleksiyoner, koleksiyonunu yaptığı şeylere en başta estetik nedenlerle yaklaşır.
  • Beğeni ve değer atfettiği nesneler aracılığıyla kişisel bir “haz” duyar.
  • Öğrenme ve yarar sağlama ise dolaylı ruhsal kazançlar olarak sayılabilir.
  • Saygınlık ve statü göstergesi olarak toplumsal kazanımlardan da bahsedebiliriz.
  • Biriktirme, mükemmeliyetçilik, ayrıntı merakı, eksikliğe tahammül edememe, tamamlama, kontrol etme ve sahip olma gibi özellikle bireyin çocukluk döneminde filizlenen güdülerle yönlenirler.
  • Çocukluk döneminde çevreye duyulan merak ve hayatı “oyun” olarak algılayış zamanla gelişir ve yetişkin bireyde “toplama”, “biriktirme” reflekslerine dönüşür.
  • Bu güdüler zaman, bilgi birikimi, enerji ve maddi imkanlar gibi motivasyonlarla daha çok pekişir.
  • Koleksiyoner tekrar eden davranışlarıyla, her bireyde temelde varolan “tamamlanma” duygusunu besler.
  • Topladıkları aracılığıyla zaman içerisinde kendini “gerçekleştirir”.
  • Koleksiyonerlik aynı zamanda bir anı ve bellek birikimidir. Toplumsal ve kişisel belleğe katkıdır.
  • Koleksiyoner, yaşamdan kaynaklı çatışma ve zorluklar karşısında koleksiyonu aracılığıyla yepyeni ve farklı bir kimlik kurgulamış olur.
  • Sıradan bireylerin aksine topladıkları nesneleri farklı ve daha özgür yönleriyle ele alıp değerlendirir. Eşyanın yitip gitmesine izin vermez. “Meta” olarak görülen nesnelerin, sıradan kullanımına karşı çıkarak dönüşümünü ve yeniden anlam kazanmasını amaçlar.
  • Koleksiyon yapmak rahatlatıcı, disiplin kazandıran, zamana anlam katan ve yarattığı yeni manevi amaçlar adına bireye önemli katkılar sağlar.
  • Koleksiyoner geleceğe bir miras bırakmış olur.

Yaşama Hazzı

Teb Ozel Dijital Müze Koleksiyonculuk, otomatik bir eyleme dönüşmediği sürece, yabancılaşmadan kurtulmak isteyen modern insanın neler yapmak istediğinin de ipuçlarını verir. Koleksiyoner gerçeğe karşı gösterdiği ilgiyle, yaşama etkin olarak katılır ve onu deneyimler.

Modern düşünür Jean Baudrillard’a göre “Ne için yapılıyorsa yapılsın, aslında her koleksiyonda bu dünyadan kaçış niyeti saklıdır. Çünkü koleksiyoner, kurallarını tam kavrayamadığı bir toplumsal söylem içinde kendini yabancı hissetmesi sonucu tamamıyla kendine cevap veren alternatif bir söylem kurar”(1)

Öte yandan toplanan nesneler insanın diğerleri ve evrenle ilişkisini temsil eden göstergeler olarak okunabilir. Benlik simgeleri olan nesneler, sahiplerinin biricik özelliklerini, yeteneklerini ve diğerleri ile arasındaki farklılıkları yansıtabilir; ya da tam tersi, yaşam tarzı veya ortak miras gibi benzerlikleri vurgulayabilir.

Sonuç olarak, varolana alternatif bir dünya yaratma güdüsü, koleksiyonerde, ona “haz” veren şeyleri toplama isteği doğurur. Koleksiyoner, topladığı nesnelerle kurduğu mikrokozmosda, kendi kendini hayal eder ve seyreder.

(1) Ali Artun, “Nadire Kabineleri”, Müze ve Modernlik: Tarih Sahneleri–Sanat Müzeleri I, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2012), s. 42.

YUKARI